Bir gezme, tozma ve etkinlik blogusu.
Bodrum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bodrum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Aralık 2010 Salı

Hmmm... Hot coffee time...

Rose kahvesini üfleye üfleye içiyormuş;

Bodrum'da Del ile beraber kalırken, her şeyimizi kupalardan içiyorduk. Su, kola, çay, kahve, ne geçerse elimize. Benim çok sevdiğim bir tane vardı. Hiçbir süper özelliği yok, sadece üstünde çok şapşal bir çizim var ve "Hmmm... hot coffee time" yazıyor. Ama niyeyse çok seviyordum o kupayı. Hep onu kullandım. Bir gü kırılırsa üzülürüm, hassas dönemimdeysem oturur ağlarım bile =(

Aşağıdaki çizimde, benim anımsadığım kadarıyla bir çizimini görüyorsunuz kupanın üstündeki şeyin. Del o an çekemeyecek gibiydi kupanın fotoğrafını ben de çizdim.


Ama sonra çektik! Bakalım ne kadar tutturmuşum =D


Eh, azıcık ucundan tutmuş =D

Öyle işte.

Yağmurlu ve soğuk bir kış gecesinde ihtiyacım olan yegane şeyler; dostum, sevgilim, sıcak kahve ve radyoda jazz.


Del kahvesini bitirmiş radyoya parça seçiyormuş;

Hmmm... Hot coffee time. Baby, it's cold outside...

Bir Halloween Macerası!

Del geçmiş 31 Ekim macerası için kolları sıvamış;

Evet, biliyorsunuz ben Sandık Dergi'de yazıp çiziyorum. Zaman zaman da oraya yazacaklarımla buraya yazacaklarım aynı ayarda oluyor ve dolayısıyla dergiye yazdıklarımı aynen buraya koyuyorum. İşte buyurun bir yenisi daha, Sandık Dergi'nin 5. sayısından;


Ya Şeker Ya Şaka!
(Trick o' Treat!)

Genellikle Amerikan filmlerinden bildiğimiz bu replik, sizin de gözünüzün önünde balkabaklarının, ağaçlara atılmış tuvalet kâğıtlarının, kapıları ve camları sıvayan çiğ yumurtaların ve birbirinden farklı, korkunç kostümleriyle kapı kapı dolaşan çocukların belirmesine neden oldu mu? Çoğumuz küçükken o filmlere, kostümlere, şekerlere bakıp iç geçirmiş; "Neden biz de Cadılar Bayramını kutlamıyoruz?" diye hayıflanmışızdır. Nasıl kutlayacaktık zaten? Bir biz biliyorduk ne olduğunu, büyüklerin haberi yoktu!

Ben küçükken, bazen oturur düşünürdüm, bizim Şeker Bayramı'nı Cadılar Bayramına benzetmeye çalışırdım ama pek başarılı olamadım açıkçası. Yaşlı akrabaları ziyarette ve kendinizi yabancı hissettiğiniz bir evde, ıkına sıkıla put gibi oturmak, size ikram edilen şekeri, çikolatayı alsam mı, almasam mı? diye anne-babaya göz ucuyla izin veriyor mu? diye bakmak ve bunun gibi başka durumlar ne yazık ki o filmlerde gördüğümüz kadar zevk vermiyordu. Eh, yıllar geçti biz hayıflandık, sonra büyüdük, sonra bir baktık ki "Halloween" modası çıktı memlekette. İnsanlar kostümler giyip partilere koştu, barlar müşteri çekebilmek için özel programlar falan düzenlemeye başladı. Vakti zamanında İzmir'de doğru hatırlıyorsam bir oyunun bitiminde gitmiştik. Alelacele olduğu için kostüm hazırlayamamıştık. En azından o zamanlar dolabımdakilere bakıp "A-ha!" nidası atmamı sağlayacak süper gücümle (aslından güçlerimden biriyle) henüz tanışmamıştım. Kot pantolon, t-shirt, gömlek gibi sıradan şeyler vardı üzerimde ama yine de ayakkabılarım beni kurtarıyordu. Kırmızı bir çift yıpranmış spor ayakkabıyla dolanıyordum etrafta. Eh, Kansas'da bir çiftlikte işe güce koşturmak kolay mı? Elbette biraz yıprandılar.

Sonraki yıllarda bu Cadılar Bayramı Partileri'ne Bodrum'da olduğum için pek hatta hiç katılamadım. Ta ki, geçen seneye kadar, kuzenlerimden en büyüğü 31 Ekim'de evlenmeye kalkınca bize Ankara yolu, bana da çok sevdiğim arkadaşım Işın ile Cadılar Bayramı'nı geçirme fırsatı doğdu. Vakit az, kostüm yok, para desen o da yok gibi bir şey. Eller kollar sıvandı, dolabın kapakları açıldı, annenin gardırobunun kapakları açıldı. İki oda arasında gelip gidiyorum, annem bana kızıyor; "Vermem hiçbir şey" diyor. Onu kurcala, bunu şuna uydur, et derken üç adet Steampunk kostümü hazırladım. Derhal fotoğraflar çekildi, arkadaşlara yollandı ve oy çokluğuyla "Steampunk Aviator" kostümü, o sene ki partiye gitmeye hak kazandı.

Ankara'ya gitme vakti gelene kadar, ben saatçiden aldığım çarklardan broş, babamın bulduğu deriler ve kaynakçı gözlüğüyle de, baba-kız güçlerimizi birleştirince şahane bir "air googles" yaptık. Amma velâkin sanırım ben onu İstanbul'da iş-güç-eğitim tarzı mevzulardan kaldığım bir dönemde kaybettim. Zira yanımda getirdiğim hiçbir koliden, valizden çıkmadı. Umarım onu bulabilirim, ilklere daha iyi sahip çıkılmalı!

Gelelim partimize, parti pek iyi sayılmazdı ama benim kostümle ve günlerce planlayarak gittiğim ilk "Cadılar Bayramı"ydı ve elbette özeldi. Sevgili fıstığım Işın, kendi favori çizgi roman karakterine bürünmüş, siyahlar ve kırmızılar içinde bir Harley Quinn olarak yanımda duruyordu. Onun, o halini görünce Ivy olmayı çok istedim ama eldeki malzemeyle bu biraz zordu. İlerleyen saatlerde çok başarılı bir Pippi kostümü gördüm, çocukluğuma dönüp, geri gelirken Astrid Lindgren'e saygı duydum. Kostümün sahibesi de Pippi olduğunun anlaşılmasına pek sevinmişti. Onun dışında Zombie hatunlar, korsanlar, bir adet Gambit... Başka da kimsenin kostümü hatırlamıyorum ama cadılar, melekler, şeytanlar falan vardı ortalıkta gezinen. O partiden sonra ben İstanbul'a geçtim ve Mart'a kadar orada kaldım. Bir ara CNBC-e ve Adidas'ın düzenlediği "Star Wars Force Gatherin Party" kendimi Star Wars RP'si için yarattığım karakterim Cara'ya dönüşmek için bana bir fırsat vermiş oldu. Fan yapımı bir mevzu olsa da, "Shadow Jedi" olayı benim fazlasıyla kafama yatmıştı ve Cara'da elbette bir Shadow Jedi idi ama bu Star Wars raconuna pek fazla girmeyeceğim. Zira konuyla tek alakası benim kendime ciddi ciddi "Geek" gözüyle bakmama sebep olan şey, yani kostüm ve ıvır zıvır kullanarak yaptığımız Lightsaber (bakınız aşağıdaki fotoğraf);

Kafanın gereğinden fazla çalışması + Star Wars'a o fazla çalışan kafayı takmış olmak
+ çer çöp ve kırtasiyelik ıvır zıvır + ortaokuldan kalma fizik, liseden kalma devre kurma falan fişmekan bilgisi
+ iyi bir arkadaş
=
Bir önceki yazımda Barbaros'a sürüklediğim Özgür beyefendisi de yardım etti,
kendisine tekrar teşekkürler.

O gece, Rose adındaki cici bir arkadaşım sayesinde bir Jedi Master ile tanıştım, hatta Padawan örgülerimizi kesip bizi Jedi Knight yaptı. Kendisi tapınaktan vakit buldukça Pijama diye bir grupta Can adıyla gitar çalıyor, şarkı söylüyor, zıplıyor.
Tamam, Star Wars konusunu kapatıyorum, konu daha fazla dağılmadan Ankara'daki partiden sonra kutladığım ilk Cadılar Bayramı'na dönüyorum. Aradan geçen aylarda, bu Ekim ayının üçüncü haftasında ortaya çıkacak süper gücüm kuluçka dönemine yatmıştı. Bodrum'a geri dönmüş ve iş bulmuştum. Bazı nedenlerden ötürü bir süre buralarda olmam gerekiyordu. Daha önceden arkadaşlık ve ablalık ettiğim kızlarımı ve başka çocuklarla vakit geçirmeyi özlemiştim. Bende; "Yine kendime küçük bir grup bulayım, onları sinemaya falan götüreyim", diye düşünürken kendi kendime dedim ki; "Neden bunu Cadılar Bayramı'nda yapmayayım?" "Neden kostüm giymesinler?" "Şeker de yiyebilirler veya çikolata, ya da abur cubur." "Sinema-Öğle Yemeği-Lunapark, kulağa çok hoş gelmiyor mu?" "Bunlara hediyeler de hazırlarım ben!" "Ne yapsam acaba?"

İşte bu son soru, kuluçkaya yatmış süper gücümün rengârenk radyoaktif bir ışıkla parlamasına neden oldu. Sonra da, tuvalet kâğıtlarının bitmiş ruloları, korsanların hazine sandıklarına; gazoz kapakları, Cadılar Bayramı Paraları'na döndü. Aşağıda annem kapakların içini doldurmuş, ben dışlarını boyuyorum, babam da içeride diğer setlerin kesimiyle uğraşıyor. Ailece seferber olduk.

Dikkatli bakarsanız tuvalet kâğıdından sandıkları, Kedi ve Hortlak parasını, hatta vampirlerden sakınmak için yanımıza aldığımız sarımsağı bile görebilirsiniz.

Peçetelerden hortlak yaptım ama o sayılmaz, o zaten olan bir şeydi. Balkabağı isimlikler; içi şekerleme, çikolata, yumuşak şekerler ve türlü sürprizlerle dolu çantalar, vampirlere karşı iliştirilmiş sarımsaklar (Vampirsavar Seri No. 31.112.010). Hepsi de koltukta yerlerini almış, gitme vaktinin gelmesini bekliyorlar.

Hediye paketlerimiz! Hortlaklardan biri sarımsakla muhabbete bile girmiş!

O pazar sabahının erken saatlerinde bizim evi bir telaş aldı. Gelecek kızlardan birinin kostümü yoktu ve ben koca bir haftayı ona nasıl bir kostüm bulacağımı düşünerek geçirmiştim. Dolabımı kurcalamaya başladım, derken böyle Nepal-Hindistan işi, o taraflardan gelmiş ya da geldiğini iddia eden bir bluz buldum. Bana dar geldiği için giyemiyordum. "Bundan elbise olur mu acaba?" diye düşünürken, ortaokuldayken giydiğim bir pantolonun kemer gibi bağlanan püsküllü deri bir cebi vardı, çanta gibi, onu buldum oradan gözlerim takılarıma ilişti ve artık gelecek olan küçük kızın ne olacağını bulmuştum, Kızılderili! Bu sırada Gülümser, yani küçük Kızılderilimiz, eve gelen ilk çocuk olma şerefine erişti. Kendisi çoğunluk gibi bir ortaokul öğrencisiydi, ben onu giydirirken babam hemen gidip ev sahibinin kümesinden tavukların ve tavukgillerin düşürdüğü tüyleri toplayıp geldi. Beline deri püsküllü cebimsi çantayı, boynuna tüylü bir kolyeyi kafasına da örgü bir kravatı bağlayıp, onun düğüm yerlerine ve kızın iki yana örülmüş örgülerine, kahveli beyazlı tüyleri takıştırınca oldukça şirin hafif soluk benizli bir Kızılderili elde etmiş olduk. Tek kusurumun heyecandan kızın yüzünü boyamayı unutmuş olmam olduğunu sanıyorum.

Dolaplarını kurcaladığım ve kurcalayamadığım bize yakın oturan ilk grup yavaş yavaş eve doluşurken öğrendik ki, Gülümser'in bir ablası varmış 12-13 yaşlarında. O da gelmeyi çok istemiş ama anneleri bu eğlencenin sadece küçükler için olduğunu sanınca o evde kalmış. Olur mu öyle şey? Hemen gidildi, Asuman evinden alınıp bize getirildi. Başladım kızı gözlerimle ölçüp biçmeye, bir yandan da giyinmeye çalışıyorum. Birkaç eski elbise denettim kıza, olmadı hiçbiri, küçük geldi. Fikirlerim tükenme aşamasında derken annem, "Cadı olsun?" dedi ve dolapta siyah ne var ne yok hepsi etrafa saçıldı. Siret Bey'e (kendileri babam olur) hemen görev verildi, "tez vakitte kalan siyah kartonlarla bir cadı şapkası hazırlayınız..!" Mezuralarla baş ölçüsü alındı, renkli çoraplar arandı, pelerinler, cüppeler diye dört dönerken bir de Cadımız oldu. Evdeki diğer küçük misafirlerimiz ise iki sene arayla aynı gün biri sabah, diğeri akşam iki de doğmuş, iki kardeşti. Hilal ve ağabeyi Can'ın kostümlerini onların dolaplarını kurcalayarak beraber hazırlamıştık. Hilal'in folklor kıyafetini devşirip, bir silahşöre benzetmiştik, bize gelince de beline tahta bir kılıç bağladık. Can ise kovboy olacaktı ama bize geldiğinde kostümünün aksesuarları yoktu, vazgeçmişti kostüm giymekten. Oysa ben ona daha Şerif Yıldızı yapacaktım. Olan biten her şey onlar içindi ve hepsi nasıl istiyorlarsa öyle gelmekte özgürdüler ve ısrar etmedik sonuç olarak (sonradan Can'ın insan kostümü giydiği iddia edildi).

Baktık hazırız, paketlerimiz de hazır hemen arabaya doluştuk, gittik diğer çocuklarla buluştuk. Son dakika pürüzleri nedeniyle biraz geç kalınca, bazı ufaklıklar mızmızlanmışlardı ama sanıyorum bunu iyi bir şekilde telafi ettik. Oturduğumuz yerde herkese paketlerini dağıttık, sonra yemek söyledik ki, karınları doysun çok şeker yemesinler, çürümesin dişleri ağrımasın karınları.

"Hmm… ne var orada öyle?"


Şeker! Çikolata! Oyuncak! Daha çok sürpriz!

Tüm bu abur cubur ve yemek merasiminden sonra, çocuklardan ikisi, iki genç kız yani Cadı ve Vampir bir korku filmine gitmek istediler biz de onları yolladık. Ben de geriye kalanları 3D bir animasyona götürdüm. Caretta Sam'in Maceraları ve beyaz perdenin büyüsüyle saat geç olma yolunda ilerledi, ilerledi ve bir bir evlere dönüş vakti geldi, bugün de böyle bitti. Biz de gördük ki olay Halloween, Samhain ya da Cadılar Bayramı'nda değil; olay hepsinin bir araya gelip eğlenebileceği, kostüm ve çeşitli hediyelerle yaratıcıklarını geliştirmeleri. Hepsi gelecek sene kutlanacak Cadılar Bayramı'nı dört gözle bekliyor şimdi ve kostümlerini bu sefer kendileri hazırlamak için can atıyorlar.

Başka bir konu, ben 23 Nisan'ı kutlamak zorunda bırakıldığım yıllar boyunca 23 Nisan'dan nefret ettim çünkü bizler "23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı"nı kutlamıyorduk. Bizler güneşin altında ayakta dikilmek suretiyle göremediğimiz gösterileri izliyormuş numarası yapıyor ya da "Beden eğitiminden kalırsınız o zaman!" diyen okul yönetimi için garip danslar ve saçma giysilerle provalar yapmaya zorlanıyorduk. Küçükken 23 Nisan'a "Çocuk Katliam Bayramı" derdik elbette çocukken "katliam" sözcüğünün ne kadar ağır bir sözcük olduğunun farkında değildik ama yine de bu o gösterilere gitmek zorunda kalmaktan, o uygun adım marşlardan, öğretmenlerimizin bağırıp çağırmalarından ne kadar hoşlandığımıza tercüman oluyordu. Eğer Atamızın bize verdiği bayramı "Çocuk" olarak kutlayabilseydik sanırım o günün anlam ve önemini daha iyi kavrardık. En azından ben kendi adıma, kavrardım.

Eh, hal böyleyken, biz de bayramlar seyranlar böyle kutlanırken, "elin gâvurunun bayramı"nın bu kadar çekici gelmesi oldukça doğal.


Hmm… Umarım dişleri hâlâ sağlamdır.

10 Aralık 2010 Cuma

Sitimpank Broş Advençırı!

Rose bol bol gülmüş;

Geçen gün kahvemi içip resim karalarken Del'e telefon ettim. Kendisinden photoshop için Brush istedim ve aşağıdaki konuşma gelişti.


Meğer benim, kendisine yaptığı dişlilerden oluşma Steampunk Broş'u istediğimi samış, gitmiş takı kutusunu deşmiş bulmuş, kargolayacakmış! Artık kapıya gelen kargo elemanına bön bön bakardım. Sora paketi açar WTF geçirirdim xDDD

Ama bir tek bu değil, o gün ne kadar konu konuştuysak hepsinde bir "Ne dedin? Yoğurt mu? Hindi mi yemişler? Dudağından mı öpmüş?!" havası vardı. Bir türlü anlaşamadık ve bol bol güldük.

Bu da böyle bir şey işte 8D

Del;

XD

18 Ekim 2010 Pazartesi

Bir Bale Macerası

Del'in Sandık Dergi'nin 4. sayısı için klavyeden tuşladığı (?!) 8. Bodrum Bale Festivali ve (çoğunlukla) Barbaros hakkındaki yazısı;
Zeynep ODABAŞI'na tekrar en içten teşekkürlerimle.


Yıllar evvel küçük bir kızken gittiğim yuvanın beni en çok baştan çıkaran özelliği bizlere bale dersi veriyor olmalarıydı. Öyle ki tek başıma yatırıldığım zorunlu öğle uykularını bile bale için görmezden gelebilirdim. Ufacıktım tefeciktim, kafamda minnacık bir topuz ve ayağımda pisipisilerle topuklarımı kafama değdiriyordum. Yaş 4 olsa gerek, en büyük hayalim balerin olmak artık. Başka hiçbir amacım olamaz, bayılıyorum, hastasıyım bu sanatın.

Elbette öyle tırişkadan değildi tüm o dersler, danslar; gösteri yapacak, sahneye çıkacaktık. Olmadı. Bazı nedenlerden ötürü benim bir süre yuvadan ayrı kalmam gerekti. Geri döndüğümde herkesin dilinde sadece nasıl sahneye çıktıkları, nasıl dans ettikleri, kostümleri, heyecanları, mutlulukları vardı. Bana ise sadece onları dinlemek kalmıştı.

Sonra ilkokula başlandı, derken sınıf atlandı, yaş oldu 6-7, ben hâlâ balerin olma sevdasındayım. Sabah akşam, Ayşegül Bale Yapıyor'a bakıp bakıp çalışıyorum kendimce. Üçüncü sınıfa geçerken kendimi Bodrum'da buldum. Artık burada yaşayacakmışız. Nasıl yani? Öyle. Ama...

Bodrum'a ilk bale okulu kurulduğunda ben 13 yaşındaydım, memleketin havasından suyundan benim soluk tenliliğim ve sıskalığım yerini pembiş toparlak bir şeye bırakmıştı. Yani iş işten geçmişti artık, ben de içimde oturmuş hayalimin kırık parçalarıyla kalakalmıştım. Sonra büyüdüm, ortaokul lise derken baleden olabildiğince uzak durdum çünkü arada bir denk gelirsem, ufacık bir şeyde bile sinirlerim bozuluyor ve ağlıyordum (aslında şu an bile gözlerim dolmuyor değil). Sonra bir gün denk geldi babam beni (nerde olduğunu hatırla yaz) Red Giselle'e götürdü, ne muhteşem bir gösteriydi o öyle. Ben yine kendimi tutamayıp ağladım. Posterini alıp dolabıma asmıştım, gel zaman git zaman darken zavallı posterin kenarları maket bıçaklarının ağır tacizlerine maruz kaldı. Bir şeylerden öç almak istediğim barizdi de keşke bu o poster olmasaydı. Dokusu hâlâ parmaklarımın ucunda… kokusu da.

Öğretmenimin küçük kızı baleye başladı, onun gösterisine gittik, Del Hatun yine salya sümük oldu. Bilmem neye gittik, gözler yine iki çeşme. Bale izlemek, bale hakkında konuşmak artık bir işkenceye dönüştü. Korkunçtu, biri "bale" deyince korkuyordum artık.

Babam Barbaros'a gitmek için çağırdı. Çok istiyordum gidecektim tam masamdan kalkmaya yeltendin ki korktum. Sonra aklımdan bir sürü şey geçti. Bunların bazıları saçmaladığım, bazıları bu kadar zayıf karakterli olmadığım ve bazıları da kendimi böylesi muhteşem ve keyif verici etkinliklerden mahrum bırakacak kadar aptal olup olmadığımla alakalı idi. Birkaçı da bana pis bir tembelden başka bir şey olmadığımı bağırıp çağırdı.

O gece Barbaros'a gidemedim. Sonrasındaki birkaç gösteriye daha ama cesaretimi toplayıp Bodrum 8. Bale Festivali'ne (aslında ortasına) doğru attım adımımı en sonunda. Othello'yu izledim. Klasik bale değildi, farklıydı ve "modern" bile denemeyecek kadar bambaşkaydı. Othello'yu sadece kitaplardan ve filmlerden bilen biri olarak gelecek her sahnenin, her dansın diğerine nasıl bağlanacağını konuyu nasıl anlatacaklarını merakla ve her adımlarını zevkle izleyerek seyrettim. Gecenin sonunda izlemeye o kadar kaptırmıştım ki kendimi, ağlayıp ağlamadığımı hatırlamıyorum bile ama sanırım ağlamadım. İki gün sonra aynı sahnede Zorba the Greek vardı. Yunanlı yazar Nikos Kazancakis'in 1946'da ilk kez yayımlanan romanından uyarlamaydı. Ayrıca bu kitabın müzikal ve sinema uyarlamaları da bulunuyormuş. Zorba'yı canlandıran Irek Mukhamedov; Rudolf Nureyev ve Mikhail Baryshnikov gibi balenin ve dansın güçlü erkek isimlerinden biri. Mukhamedov'u gördüm, Nureyev için pek şansım yok ama umarım bir gün Baryshnikov'u görme şansım olur.

Devam edelim, Zorba the Greek bale ile Sirtaki'nin harmanlandığı bir gösteriydi. Temposu pek de düşük değildi anlayacağınız. Hikâye aşk, toplum dışlaması, ölüm ve yeniden hayata bağlanma gibi konuları işliyordu. Son perde de bittiğinde hepimiz alkışlamaya başladık, ayağa kalktık devam ediyoruz. Onlarda bir bir sahneye çıkıl selamlıyorlar, sonra ufak bir bakışma kaş göz işareti oldu sanki sahnenin esas adamları arasında ve birden kendimizi bis izlerken bulduk. Tüm salon tempo tutup alkışlarken ikinci bis geldi, üçüncü, dördüncü derken biz alkışlamaktan tempo tutmaktan yorulduk onlar Sirtaki'den bisden yorulmadı. Basamaklardan inerken babama İstanbul'a gideceğim" dedim. Bale bir yana, korsanlarla ilgili sağı solu kurcalayıp okumaktan, izlemekten hoşnutken Barbaros'u kaçırmış olmak… büyük kabahat. Bunun üzerine babam beni Zeynep Odabaşı ile tanıştırdı o da bana İstanbul gösterimi için bilet ayarlama sözü verdi. Eve doğru yol alırken gözlerim dolmuştu yine ama derinlerde bir yerde küçük bir kızın kahkahaları kulaklarımda çınlıyordu.


İstanbul'a gelindi, günlerden Cumartesi oldu. Bir koluma Demlik'i bir koluma Özgür'ü taktım. Taksim'de hiç bilmediğimiz bir otobüse binip bilinmeze doğru yol aldık. Ne sağımızı görüyoruz ne solumuzu, neredeyiz hiç bilmiyoruz. Sonra şoför amca sağ olsun bizi bir durak ileride bıraktı, böyle bir grup indi otobüsten hep beraber yürümeye başlandı. Orası mı şurası mı burası mı derken Haliç Kültür Merkezi bulundu ve gösteriyi izlemek için koltuklara yerleşildi.

Kaptan-ı Derya Barbaros Hayrettin Paşa'nın hayatını ve Akdeniz'de 16. yüzyıl Türk Akıncılığını anlatan, bale ve çağdaş dans ile harmanlamakla kalmamış sanatın birçok dalından kendine pay çıkarmış buram buram deniz, sanat ve tarih kokan bir gösteriydi bu birazdan izleyeceğimiz. Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü ile İstanbul 2010 Avrupa Başkenti Ajansı tarafından hazırlanmış ortak bir projeydi. Üstelik Barbaros'u sahneye koyan ekip Bodrum'daki Bale Festival Komitesinde de yer alıyorlardı. İzleyiciler için olan oturma alanının sağlaştırma çalışmalarına dâhil olan babamdan şaşkınlıkla duyduğuma göre balerinlerden ve baletlerden "ben başrolüm, baletim, balerinim, hıh" nidası duyulmaksızın birçok ayak işine koşturup festivalin eksiksiz gerçekleşmesi için canla başla çalışmışlar. Hatta kendileriyle tanışma şansını yakaladığımda sağa sola koşturmaya devam ediyorlardı. Tabii benim de -babam gibi- onların sahneye çıkan ekip olduğunu algılamam vakit aldı.

Haliç Kültür Merkezi'ne dönecek olursak, heyecanla beklemekteyiz. Kitapçığı yalayıp yutma aşamasındayken etraf karardı. Önce sesler girdi, müzik, sonra sahne hareketlendi. Reisler bir birlerini selamladı dans ederek, bir birleriyle dans ettiler. Rüzgârlar esti, korsan oldular, düşmanları peydah oldu, esir düştü Reisler. Derken kaya kızı geldi, denizkızları geldi ve günbatımından çalınmış kızıl saçlarını savurup balık ağlarından işlenmiş giysileriyle Hızır Reis'i (Barbaros Hayrettin Paşa, Arkın Zirek), Oruç Reis'i (Ejder Keskin) ve kardeşlerini, dostlarını kurtardılar. Analar, aşklar, evlilikler yaşandı. Andrea Dorya (Hakan Odabaşı) attı adımını sahneye ve savaşlar koptu, ölümler bir birini izledi, zaferler kazanıldı. Yakamozlar, yosunlar, yunuslar, kayalar, kum; dansçıların parmak uçlarında, kıvrımlarında hayat buldular.

Tüm salon deniz koktu, kum koktu; saçlarımız denizin dalgalarıyla ıslandı, ayak bileklerimizde kumdan hal hallar kaldı, rüzgâr esip hafifçe üşütürken sahnede dans eden her beden yaz güneşi gibi sıcacık uzandı üzerimize, bizi bizden aldı, hayran bıraktı, unutulmaz bir gece yaşattı.

Barbaros sadece öyküsüyle ve çağdaş koreografisiyle değil, aynı zamanda kostüm ve sahne tasarımlarından, yönetmenliğini Mercan Dede'nin yaptığı müziklerine, deniz kenarında ve İstanbul'un bağrında çekilmiş kamera görüntülerindeki kurguyla da dinleyerek izlenmeyi fazlasıyla hak eden, iz bırakan bir yapımdı.


Not: K.O.G.'u da gördüm festivalde! Fırsat bulunca çizeceğim >.<

13 Temmuz 2010 Salı

Rose - Bir Bodrum Fatihi! ~ Del - Bir Ev Sahibesi!

Twitterlarımızı kontrol ederken bana birkaç saniye içinde böyle birden bire bissürü tweet geldi. Rose'da tam o sırada kuş yuvasına dönmüş saçlarıma bakıp "Kafanda bir sürü Twitter kuşu var," dedi, sonra da bunu çizdim, baya güldük :3
-Del

Del deyivermiş;

Efendim, şimdi birkaç hafta kadar önce Rose hanımefendi bize geldi. "Ooo," dedik, "süper." Gezeriz, tozarız, denize gideriz, yazdığımız über geyik kısa film videolarını çekeriz, çoşarız koparız uçarız. ama ne yazık ki tüm bu planlar benim iş-kolik olma huyuma takılı kaldı ve biz koca 2 haftayı Bodrum'da eve kapalı geçirdik.

Meeh. Ama yine de eğlendik. (Eğlendik dimi?)

Steam-Stream adında bir projeye başladık, yarıladık, neredeyse bitirdik. Kafaları vodkaya gömüp radyoda elmalı, süprüzlü, vodkalı, kinky bearlı, sarhoj yayınlar yaptık. Arada düğüne gidip geldik, ama o macerayı başka postepisode'da yazacağız.

Rose konuşmuş;

İki hafta önce pat diye ortaya çıktı bu fikir;
R:"Anne! Ben Bodrum'a gidiyorum! Del'de kalcam!"
- Nerden çıktı? Ne zaman gitcen? Ne kadar kalcan?
R:"Neblim. Gidiyorum işte önümüzdeki üç gün içinde. Kalırım bi iki hafta."
- E iyi, düğüne de gidersiniz.
R:"Aaaa, eed."

Annemle aramızda geçen bu diyaloğun hemen ardından, uygun gün ve saatte biletim alındı, o gün ve saatte ben otobüsüme atlayıp uzak diyarlara doğru yola çıktım... Bodrum'a!

Daha önce Bodrum'a gitmiştim, bi gece falan kalmıştım, ayrıca bayağı küçüktüm beni bara falan almamışlardı, gemide uyumuştum. Odur yani. Bi de Bodrum Kalesi'ne gitmiştim evet onu anımsadım. Ama o kadar. Böyle beyaz, yeşil falan bir yer Bodrum. Güzel yani Antalya'dan sonra. Çarpık kentleşme diyarı burası ama konumuz o değil!

Sabah erkenden vardım Bodrum'a, biz Del ile böyle... 2006'daki beraber kalma maceramızdan sonra bi en son şubatta, İstanbul'da çok abuk bir biçimde karşılaşmıştık. [Kadıköy-Beşiktaş vapur iskelesinde. Yaaaa. Çok ilginç bi dönemdi o ama bu da başka bi macera.] O zamanlar gayet uzun saçlı falandı, ama bana "Kedi!" diye bağıran hatun gayet yeşil saçlı kuş yuvası taşıyan bir şeydi. Garipti yani. Sarıştık falan sonra eve gittik. Bişiler yedik [Korkmayın tüm günleri böyle ıncığına cıncığına kadar yazmicam]. Böyle, bizim beynimizdeki dişliler döndü durdu, gacır gucur. Zibilyon tane fikir, proje, resim, senaryo üretildi bu iki haftalık süre zarfında.

Dedik ki, gezeriz tozarız yüzeriz video çekeriz koşarız oynarız. Hatta belki kalede K.O.G.'u bile görürüz! [K.O.G. kısmı yalan, daha o zamanlar yoktu. Gerçeği vardı da K.O.G. yoktu.] Naptık? İşkolik Del beni odasına kitleyip zorla, gözümün yaşına bakmadan, açbilaç susuz eğlencesiz Steam-Stream üstünde çalıştırdı! ToT . (Del: ._. ama ama...) Bi ton yeni şey çizdim, hepsini tarayıp Lil' Sketchbook'a koycam (bi ara). Sonra düğüne gittik geldik, ben buketi tuttum. Sonra parıldayan vampirleri izlemeye gittik [GoGo Team Jacob!]. Kızarmış dondurma yedik, dolmuş şoförleriyle Del kapıştı, ben kaçtım. Bi ton güzel zıbıt aldım. Bi dışarı çıktık Del sürekli tanıdık birilerini gördü üç adımda bir yarım saatlik duraklamalar yaşadık. Falan feşmekan.

En sonunda intikam zamanı geldi! Geçen gün Antalya'ya geldik, Del'e bu sıcak ve nemli iklimde bin bir eziyetimle... eziyet edeceğim! 8D Mesela her sabah erken kaldıracağım (yalan). Her gün denize gidicez! Spor yapcaz! Kilo vericez! (Külliyen yalan). Hiç projelerle ilgilenmicez, hep dışarda olucaz! (bu da yalan, geldiğimizden beri dışarı çıkamadık bi. Yok, çıktık, pazara çıktık eve meyve sebze aldık. Sonra ben sızdım.) Gezcez, vitrin bakcaz! (Bunu yarın yapcaz....caz...caz...). Belki sinemaya da gideriz.

(Bana biz gene serin ve tatlı çift kişilik yumuş yataklı odamızdan çıkmicaz gibi geliyo ama neyse.)

Bakalım Antalya'da K.O.G.'u nerde göreceğiz =)

Bi de, bi de, yukardakini Del çizdi. O üstümdeki benim inek sayan koyunlu pijamam. Saçımdakiler de trademark kalem! 8D Bi de Del çok titiz bu yazım çizim işlerinde. Belki bişiler kaparım kendisinden. Hı? Hı?