Bir gezme, tozma ve etkinlik blogusu.
Güzel Şeyler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Güzel Şeyler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Kasım 2011 Cumartesi

dı SW:tOR Beta Testing Advençır!

Del klavyeye saldırmış;

Oyunla ilgili en ama en kötü şeyleri söyleyerek başlamak istiyorum. Evet, o kadar rezil bir olay vardı ki gece SS almamıza rağmen PC bile kendisi bu rezilliğe dayanamadı ve SS'yi kocaman kara bir dikdörtgene çevirdi.


...


..


.


There was a player named "ju***nb***er" 
Akıl sağlınız için sansürledik, evet.


After that we were like;



Rose pizza kutularını toplamış;

Beta testing maili geldikten sonra hazır yanımda tatilde olan Del ile birlikte deliye döndük. O benden daha bir deliye döndü gerçi, ben onun kadar büyük bir heyecanla beklemiyordum oyunu. Hesaplar açıldı, şifreler hatırlandı ne bileyim, oyun indirildi patchler tamam, sadece serverların açılış saatini beklemek kaldı.


Açılır açılmaz da oyundaydık gerçi ama tüm serverlar doluydu! Amerika'da bir server'a girdik biz de.


İlk açtığımız karakter diyip Del'e bırakıyorum o açtı ilk karakteri çünkü =p


Hapşırık tıksırık salya sümük hasta Del;

Elbette ilk açtığımız karakter Twi'lek Jedi Consular oldu denemek amaçlı. Ben Togruta oynamayı çok istiyordum ama ırk olarak koymamışlardı. Öyle "oyun nası bişi acaba ki" denemek için mavi bir Twi'lek yarattım/tık (?), klasik. Oyuna başladık ama sonra kendimizi (missing scene hesabı) Rose için (benim de merak ettiğim) Sith Inquisitor açarken bulduk. Asaj'ın ırkından, unuttum adlarını şimdi (gah!). 


Rose o missing scene'i doldurmuş;

Ene ne güzelmiş, hobarey ortam süper, ehaha ne güzel gel yavrucum, barış huzur ortamı bir ortamdı Jedi ortamı. Herkes Jedi açmış ama galiba o kadar kalabalıktı ki! İlk yaptığımız şey oyunun ara yüzlerini deşmek oldu. Light side/Dark side barı var. Konuşmaları kendimiz seçebiliyoruz tepkimize göre (hafif mass effect tadında gidiyor bu konuşmalar, seçiyoruz, o o tadda başka bişi söylüyor). Konuşmaların hepsi seslendirilmiş. Daha önce WoW da oynadım, onda böyle bir şey yoktu ve çok can sıkıcı bulmuştum, hani, karakterim kendi cevaplarını versin çok istemiştim.


Neyse, onun dışında derin bir lag mevcuttu (herkesin Jedi'lara hücum ettiği için olduğunu sanıyorum). Karakterler aşırı ince ve uzundu. Göze batacak derecede hem de. Karakter yaratım ekranında uzun bir süre geçirmek de mümkündü tabi, oynaşacak çok şey vardı çünkü. Kamera kontrollerini zor buldum, mouse ve klavyeyi hareket etmek için kullandığımda malladı alet. Duvarlara girdim durdum. Umarım düzeltirler. Genel olarak kamera ve UI hakkında yeniliklere ihtiyaçları var. Ayrıca karakterin loot için ya da saldırmak için tıklayınca koşmaması da biraz sinir bozucu olmuş. Zaten kamera yüzünden hareket edemiyorum, bana kim nerden saldırmış bulana kadar ölüyorum.


Ölmek demişken; ölünce öldüğünüz yerden sizi kaldırması için bir droid çağırabiliyorsunuz. Her öldüğünüzde çağırma süreniz uzuyor. Veya en yakın medical center'da respawn olabiliyorsunuz. Droid  sizi canlandırınca bir süre görünmez olu-


Del medic droidin üstüne atlayıp havada asılı kalır;

Droiiiiiid!!! *-* 


Evet, bakalım karakter yaratımlarından biraz bıdırdayım ben de. Karakterinizin body type'ını yanı beden türünü seçebiliyorsunuz. Uzun ince, über ince, göbekli falan. Ama inceler aşırı ince oluyor ayrıca cidden karakterlerin bacak boyları rahatsız edecek derecede uzun. Benim lisede çizmeye çabaladığım devasa bacaklı anime kızlarına benziyorlar. Onun dışında, ten rengi, saç şekli/rengi, göz rengi, dövmeler, yaralar, dağlamalar (özellike Sith Inq.), makyaj, tentacle, spikes, horns, etc. Seçeneklerin sayısı ırklara/sınıflara göre değişebiliyor. Ben mesela, Twi'lekler için daha çok ten rengi seçeneği olsun isterdim açıkçası. (Rose: Herkes çok klasik karakterler yaratmış çok salak olmuş)


Sonraaaaaa... Rose'unda dediği gibi dialoglarını seçebilmek ve onları karakterinin ağzından duyabilmek çok keyif vericiydi. Seslendirmeler çok iyiydi. Seçtiğiniz class'a göre size özel questler var, doğal olarak ama aynı zamanda size özel "dungeon" mantığı da var (Rose: Story Quest olarak geçiyor ve tepeside "Owner: [Insert Character Name Here]" şeklinde bir yazı çıkıyor ve sadece o hikayeye ait class'lar orada bulunabiliyor).


Rose klavyeyi ele geçirir;

Niye parantezle boğuştuysam?


Sith Inq. çok eğlenceli bir karakter olmuş. Genel olarak Sith ortamını sevdik biz zaten. Hatta öyle ki, Jedi ile bir 10 dakika oynadık ama gecenin devamında saatler boyu Sith görevlerini yaptık. Özellikle havaya uygun questler vardı (gidip birilerine işkence falan ettik, çok eğlenceliydi). Size seçim şansı veren questler falan vardı, isterseniz diğer hikaye karakterlerinden birini gammazlayabildiğiniz vs. İlerde ne gibi bir etkisi olacak emin değilim ama bunları seçebilmek bile çok güzel ve büyük bir yenilik. (Tamam şimdi "Blahblah oyununda da var! diye atlarsanız diye; 3-5 tane MMO oynamışlığım var, ama hepsini oynamadım, ama oynadığım en eğlenceli MMO şu an SW:tOR çünkü yaratık farmlamak, Dungeon farmlamak, Raid farmlamak, PVP seven biri değilim. Level 15 karakterlerle bir hafta boyunca level kaygısı olmadan RP yapmış insanım ben. - Del ordan "Ben de! Ben de! Ben de! Ben de! Ben de!" diye el sallıyor- Bu Roleplay duygusunu çok güzel vermiş SW:tOR. Questler bitince bilemem tabi).


Özellikle Lightside pointlerle doldurabilecek bir Sith karakter ya da dark side pointler doldurabilecek bir Jedi karakter, bunların yanı sıra jedi ve sith olmayan smuggler, bounty hunter gibi karakterler, bütün bunların farklı cevaplarla harmanlanacak farklı seçimler yapılmış karakterler açmak falan derken.... WoW'da cookie cut birbirinin aynısı, aynı questler vs ile can sıkan bir hale gelen alt açma olayı apayrı bir boyuta çıkıyor SW:tOR'da.


Can sıkıntısından Robin Hood temalı smuggler açasım var hatta. Emin değilim var mı ama olabilitesi var bence.


Del "Play ALL the Characters!!" modunda (if you understand this, you're awe-- I mean, you're a 9gagger and still awesome) yazar;

SMUGGLEEEEERS!!!! Ben kesin Jedi Consular ya da Sith Inq. (kısaltıyorum çünkü uzununu hatırlayamıyorum) oynarım falan diye düşünüyordum ama gecenin bir vakti artık hem uykum geldi hem Rose bi' ara ortadan kayboldu (Rose: Sevdiceğimle konuşuyodum >.< ), Cücük'de garip garip bana bakarken bari bir smuggler deneyim dedim ve... ve... böyle, güneşi gördüm, kalpler fışkırdı, gök kuşakları kustum, falan. 


Just 3 words, my fellow friends, "Take Cover" Skill.


OMG! I'm coming for you Han! *runs around the room and takes cover and act like shooting things*


Piçuv, piçuv piçuv!!




(Rose: Tamam çok eğlenmiş, server'lar açılsın ben de bakiyim.)




Next Issue (Niye İngilizce yazıyorsam -Del): Smuggler (for Rose), Bounty Hunter, Jedi Knight, Sith Warrior, etc.




Oh, yes. When we are not in the kitchen we're doing this stuff.

31 Mayıs 2011 Salı

Doğum Günü Kedisi!


Bugün 1 Haziran efem, kızıl pisimizin doğum günü. Aslında böyle bir şeyler yapmaya pek vaktim yoktu ama birden fark ettim ki, bir dosyayı ancak 9 dakikada kaydeden Photoshop'a boş boş bakarken fark ettim aslında, çayım var, çişim yok, e 9 dakikam var lem daha olsun?! Kendisi sushi kursuna mı bir şeyine bişi bişilerine felan fişmekanına mı ne gitmiş öyle bir şeyler. Twitter'a bile bakamıyorum ki doğu düzgün -_-"

Neyse, hemencecik hızlı bir çiziktirme, scanner ve o sırada kendine gelen Photoshop'un iş birliği ile bunu yapmış bulundum. Gerçi kâğıt kötüymüş biraz ama maksat gülümsetecek eğlencelik bir şeyler olsun, kızıl kedinin doğum günü kutlu olsuuun~!



Neysem, 2 gündür uykusuz ve koca bir aydır meşgul olan Del, blackout geçirmeden önce işine geri döner, esenlikler diler efem.

Not: Blog'un da 1. yaşı yaklaşıyor, amanın.
Not2: Ühü, ne zamanlardır yüz vermiyorum diye blog uyuzluk çıkarıo :'<

14 Aralık 2010 Salı

Hmmm... Hot coffee time...

Rose kahvesini üfleye üfleye içiyormuş;

Bodrum'da Del ile beraber kalırken, her şeyimizi kupalardan içiyorduk. Su, kola, çay, kahve, ne geçerse elimize. Benim çok sevdiğim bir tane vardı. Hiçbir süper özelliği yok, sadece üstünde çok şapşal bir çizim var ve "Hmmm... hot coffee time" yazıyor. Ama niyeyse çok seviyordum o kupayı. Hep onu kullandım. Bir gü kırılırsa üzülürüm, hassas dönemimdeysem oturur ağlarım bile =(

Aşağıdaki çizimde, benim anımsadığım kadarıyla bir çizimini görüyorsunuz kupanın üstündeki şeyin. Del o an çekemeyecek gibiydi kupanın fotoğrafını ben de çizdim.


Ama sonra çektik! Bakalım ne kadar tutturmuşum =D


Eh, azıcık ucundan tutmuş =D

Öyle işte.

Yağmurlu ve soğuk bir kış gecesinde ihtiyacım olan yegane şeyler; dostum, sevgilim, sıcak kahve ve radyoda jazz.


Del kahvesini bitirmiş radyoya parça seçiyormuş;

Hmmm... Hot coffee time. Baby, it's cold outside...

Bir Halloween Macerası!

Del geçmiş 31 Ekim macerası için kolları sıvamış;

Evet, biliyorsunuz ben Sandık Dergi'de yazıp çiziyorum. Zaman zaman da oraya yazacaklarımla buraya yazacaklarım aynı ayarda oluyor ve dolayısıyla dergiye yazdıklarımı aynen buraya koyuyorum. İşte buyurun bir yenisi daha, Sandık Dergi'nin 5. sayısından;


Ya Şeker Ya Şaka!
(Trick o' Treat!)

Genellikle Amerikan filmlerinden bildiğimiz bu replik, sizin de gözünüzün önünde balkabaklarının, ağaçlara atılmış tuvalet kâğıtlarının, kapıları ve camları sıvayan çiğ yumurtaların ve birbirinden farklı, korkunç kostümleriyle kapı kapı dolaşan çocukların belirmesine neden oldu mu? Çoğumuz küçükken o filmlere, kostümlere, şekerlere bakıp iç geçirmiş; "Neden biz de Cadılar Bayramını kutlamıyoruz?" diye hayıflanmışızdır. Nasıl kutlayacaktık zaten? Bir biz biliyorduk ne olduğunu, büyüklerin haberi yoktu!

Ben küçükken, bazen oturur düşünürdüm, bizim Şeker Bayramı'nı Cadılar Bayramına benzetmeye çalışırdım ama pek başarılı olamadım açıkçası. Yaşlı akrabaları ziyarette ve kendinizi yabancı hissettiğiniz bir evde, ıkına sıkıla put gibi oturmak, size ikram edilen şekeri, çikolatayı alsam mı, almasam mı? diye anne-babaya göz ucuyla izin veriyor mu? diye bakmak ve bunun gibi başka durumlar ne yazık ki o filmlerde gördüğümüz kadar zevk vermiyordu. Eh, yıllar geçti biz hayıflandık, sonra büyüdük, sonra bir baktık ki "Halloween" modası çıktı memlekette. İnsanlar kostümler giyip partilere koştu, barlar müşteri çekebilmek için özel programlar falan düzenlemeye başladı. Vakti zamanında İzmir'de doğru hatırlıyorsam bir oyunun bitiminde gitmiştik. Alelacele olduğu için kostüm hazırlayamamıştık. En azından o zamanlar dolabımdakilere bakıp "A-ha!" nidası atmamı sağlayacak süper gücümle (aslından güçlerimden biriyle) henüz tanışmamıştım. Kot pantolon, t-shirt, gömlek gibi sıradan şeyler vardı üzerimde ama yine de ayakkabılarım beni kurtarıyordu. Kırmızı bir çift yıpranmış spor ayakkabıyla dolanıyordum etrafta. Eh, Kansas'da bir çiftlikte işe güce koşturmak kolay mı? Elbette biraz yıprandılar.

Sonraki yıllarda bu Cadılar Bayramı Partileri'ne Bodrum'da olduğum için pek hatta hiç katılamadım. Ta ki, geçen seneye kadar, kuzenlerimden en büyüğü 31 Ekim'de evlenmeye kalkınca bize Ankara yolu, bana da çok sevdiğim arkadaşım Işın ile Cadılar Bayramı'nı geçirme fırsatı doğdu. Vakit az, kostüm yok, para desen o da yok gibi bir şey. Eller kollar sıvandı, dolabın kapakları açıldı, annenin gardırobunun kapakları açıldı. İki oda arasında gelip gidiyorum, annem bana kızıyor; "Vermem hiçbir şey" diyor. Onu kurcala, bunu şuna uydur, et derken üç adet Steampunk kostümü hazırladım. Derhal fotoğraflar çekildi, arkadaşlara yollandı ve oy çokluğuyla "Steampunk Aviator" kostümü, o sene ki partiye gitmeye hak kazandı.

Ankara'ya gitme vakti gelene kadar, ben saatçiden aldığım çarklardan broş, babamın bulduğu deriler ve kaynakçı gözlüğüyle de, baba-kız güçlerimizi birleştirince şahane bir "air googles" yaptık. Amma velâkin sanırım ben onu İstanbul'da iş-güç-eğitim tarzı mevzulardan kaldığım bir dönemde kaybettim. Zira yanımda getirdiğim hiçbir koliden, valizden çıkmadı. Umarım onu bulabilirim, ilklere daha iyi sahip çıkılmalı!

Gelelim partimize, parti pek iyi sayılmazdı ama benim kostümle ve günlerce planlayarak gittiğim ilk "Cadılar Bayramı"ydı ve elbette özeldi. Sevgili fıstığım Işın, kendi favori çizgi roman karakterine bürünmüş, siyahlar ve kırmızılar içinde bir Harley Quinn olarak yanımda duruyordu. Onun, o halini görünce Ivy olmayı çok istedim ama eldeki malzemeyle bu biraz zordu. İlerleyen saatlerde çok başarılı bir Pippi kostümü gördüm, çocukluğuma dönüp, geri gelirken Astrid Lindgren'e saygı duydum. Kostümün sahibesi de Pippi olduğunun anlaşılmasına pek sevinmişti. Onun dışında Zombie hatunlar, korsanlar, bir adet Gambit... Başka da kimsenin kostümü hatırlamıyorum ama cadılar, melekler, şeytanlar falan vardı ortalıkta gezinen. O partiden sonra ben İstanbul'a geçtim ve Mart'a kadar orada kaldım. Bir ara CNBC-e ve Adidas'ın düzenlediği "Star Wars Force Gatherin Party" kendimi Star Wars RP'si için yarattığım karakterim Cara'ya dönüşmek için bana bir fırsat vermiş oldu. Fan yapımı bir mevzu olsa da, "Shadow Jedi" olayı benim fazlasıyla kafama yatmıştı ve Cara'da elbette bir Shadow Jedi idi ama bu Star Wars raconuna pek fazla girmeyeceğim. Zira konuyla tek alakası benim kendime ciddi ciddi "Geek" gözüyle bakmama sebep olan şey, yani kostüm ve ıvır zıvır kullanarak yaptığımız Lightsaber (bakınız aşağıdaki fotoğraf);

Kafanın gereğinden fazla çalışması + Star Wars'a o fazla çalışan kafayı takmış olmak
+ çer çöp ve kırtasiyelik ıvır zıvır + ortaokuldan kalma fizik, liseden kalma devre kurma falan fişmekan bilgisi
+ iyi bir arkadaş
=
Bir önceki yazımda Barbaros'a sürüklediğim Özgür beyefendisi de yardım etti,
kendisine tekrar teşekkürler.

O gece, Rose adındaki cici bir arkadaşım sayesinde bir Jedi Master ile tanıştım, hatta Padawan örgülerimizi kesip bizi Jedi Knight yaptı. Kendisi tapınaktan vakit buldukça Pijama diye bir grupta Can adıyla gitar çalıyor, şarkı söylüyor, zıplıyor.
Tamam, Star Wars konusunu kapatıyorum, konu daha fazla dağılmadan Ankara'daki partiden sonra kutladığım ilk Cadılar Bayramı'na dönüyorum. Aradan geçen aylarda, bu Ekim ayının üçüncü haftasında ortaya çıkacak süper gücüm kuluçka dönemine yatmıştı. Bodrum'a geri dönmüş ve iş bulmuştum. Bazı nedenlerden ötürü bir süre buralarda olmam gerekiyordu. Daha önceden arkadaşlık ve ablalık ettiğim kızlarımı ve başka çocuklarla vakit geçirmeyi özlemiştim. Bende; "Yine kendime küçük bir grup bulayım, onları sinemaya falan götüreyim", diye düşünürken kendi kendime dedim ki; "Neden bunu Cadılar Bayramı'nda yapmayayım?" "Neden kostüm giymesinler?" "Şeker de yiyebilirler veya çikolata, ya da abur cubur." "Sinema-Öğle Yemeği-Lunapark, kulağa çok hoş gelmiyor mu?" "Bunlara hediyeler de hazırlarım ben!" "Ne yapsam acaba?"

İşte bu son soru, kuluçkaya yatmış süper gücümün rengârenk radyoaktif bir ışıkla parlamasına neden oldu. Sonra da, tuvalet kâğıtlarının bitmiş ruloları, korsanların hazine sandıklarına; gazoz kapakları, Cadılar Bayramı Paraları'na döndü. Aşağıda annem kapakların içini doldurmuş, ben dışlarını boyuyorum, babam da içeride diğer setlerin kesimiyle uğraşıyor. Ailece seferber olduk.

Dikkatli bakarsanız tuvalet kâğıdından sandıkları, Kedi ve Hortlak parasını, hatta vampirlerden sakınmak için yanımıza aldığımız sarımsağı bile görebilirsiniz.

Peçetelerden hortlak yaptım ama o sayılmaz, o zaten olan bir şeydi. Balkabağı isimlikler; içi şekerleme, çikolata, yumuşak şekerler ve türlü sürprizlerle dolu çantalar, vampirlere karşı iliştirilmiş sarımsaklar (Vampirsavar Seri No. 31.112.010). Hepsi de koltukta yerlerini almış, gitme vaktinin gelmesini bekliyorlar.

Hediye paketlerimiz! Hortlaklardan biri sarımsakla muhabbete bile girmiş!

O pazar sabahının erken saatlerinde bizim evi bir telaş aldı. Gelecek kızlardan birinin kostümü yoktu ve ben koca bir haftayı ona nasıl bir kostüm bulacağımı düşünerek geçirmiştim. Dolabımı kurcalamaya başladım, derken böyle Nepal-Hindistan işi, o taraflardan gelmiş ya da geldiğini iddia eden bir bluz buldum. Bana dar geldiği için giyemiyordum. "Bundan elbise olur mu acaba?" diye düşünürken, ortaokuldayken giydiğim bir pantolonun kemer gibi bağlanan püsküllü deri bir cebi vardı, çanta gibi, onu buldum oradan gözlerim takılarıma ilişti ve artık gelecek olan küçük kızın ne olacağını bulmuştum, Kızılderili! Bu sırada Gülümser, yani küçük Kızılderilimiz, eve gelen ilk çocuk olma şerefine erişti. Kendisi çoğunluk gibi bir ortaokul öğrencisiydi, ben onu giydirirken babam hemen gidip ev sahibinin kümesinden tavukların ve tavukgillerin düşürdüğü tüyleri toplayıp geldi. Beline deri püsküllü cebimsi çantayı, boynuna tüylü bir kolyeyi kafasına da örgü bir kravatı bağlayıp, onun düğüm yerlerine ve kızın iki yana örülmüş örgülerine, kahveli beyazlı tüyleri takıştırınca oldukça şirin hafif soluk benizli bir Kızılderili elde etmiş olduk. Tek kusurumun heyecandan kızın yüzünü boyamayı unutmuş olmam olduğunu sanıyorum.

Dolaplarını kurcaladığım ve kurcalayamadığım bize yakın oturan ilk grup yavaş yavaş eve doluşurken öğrendik ki, Gülümser'in bir ablası varmış 12-13 yaşlarında. O da gelmeyi çok istemiş ama anneleri bu eğlencenin sadece küçükler için olduğunu sanınca o evde kalmış. Olur mu öyle şey? Hemen gidildi, Asuman evinden alınıp bize getirildi. Başladım kızı gözlerimle ölçüp biçmeye, bir yandan da giyinmeye çalışıyorum. Birkaç eski elbise denettim kıza, olmadı hiçbiri, küçük geldi. Fikirlerim tükenme aşamasında derken annem, "Cadı olsun?" dedi ve dolapta siyah ne var ne yok hepsi etrafa saçıldı. Siret Bey'e (kendileri babam olur) hemen görev verildi, "tez vakitte kalan siyah kartonlarla bir cadı şapkası hazırlayınız..!" Mezuralarla baş ölçüsü alındı, renkli çoraplar arandı, pelerinler, cüppeler diye dört dönerken bir de Cadımız oldu. Evdeki diğer küçük misafirlerimiz ise iki sene arayla aynı gün biri sabah, diğeri akşam iki de doğmuş, iki kardeşti. Hilal ve ağabeyi Can'ın kostümlerini onların dolaplarını kurcalayarak beraber hazırlamıştık. Hilal'in folklor kıyafetini devşirip, bir silahşöre benzetmiştik, bize gelince de beline tahta bir kılıç bağladık. Can ise kovboy olacaktı ama bize geldiğinde kostümünün aksesuarları yoktu, vazgeçmişti kostüm giymekten. Oysa ben ona daha Şerif Yıldızı yapacaktım. Olan biten her şey onlar içindi ve hepsi nasıl istiyorlarsa öyle gelmekte özgürdüler ve ısrar etmedik sonuç olarak (sonradan Can'ın insan kostümü giydiği iddia edildi).

Baktık hazırız, paketlerimiz de hazır hemen arabaya doluştuk, gittik diğer çocuklarla buluştuk. Son dakika pürüzleri nedeniyle biraz geç kalınca, bazı ufaklıklar mızmızlanmışlardı ama sanıyorum bunu iyi bir şekilde telafi ettik. Oturduğumuz yerde herkese paketlerini dağıttık, sonra yemek söyledik ki, karınları doysun çok şeker yemesinler, çürümesin dişleri ağrımasın karınları.

"Hmm… ne var orada öyle?"


Şeker! Çikolata! Oyuncak! Daha çok sürpriz!

Tüm bu abur cubur ve yemek merasiminden sonra, çocuklardan ikisi, iki genç kız yani Cadı ve Vampir bir korku filmine gitmek istediler biz de onları yolladık. Ben de geriye kalanları 3D bir animasyona götürdüm. Caretta Sam'in Maceraları ve beyaz perdenin büyüsüyle saat geç olma yolunda ilerledi, ilerledi ve bir bir evlere dönüş vakti geldi, bugün de böyle bitti. Biz de gördük ki olay Halloween, Samhain ya da Cadılar Bayramı'nda değil; olay hepsinin bir araya gelip eğlenebileceği, kostüm ve çeşitli hediyelerle yaratıcıklarını geliştirmeleri. Hepsi gelecek sene kutlanacak Cadılar Bayramı'nı dört gözle bekliyor şimdi ve kostümlerini bu sefer kendileri hazırlamak için can atıyorlar.

Başka bir konu, ben 23 Nisan'ı kutlamak zorunda bırakıldığım yıllar boyunca 23 Nisan'dan nefret ettim çünkü bizler "23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı"nı kutlamıyorduk. Bizler güneşin altında ayakta dikilmek suretiyle göremediğimiz gösterileri izliyormuş numarası yapıyor ya da "Beden eğitiminden kalırsınız o zaman!" diyen okul yönetimi için garip danslar ve saçma giysilerle provalar yapmaya zorlanıyorduk. Küçükken 23 Nisan'a "Çocuk Katliam Bayramı" derdik elbette çocukken "katliam" sözcüğünün ne kadar ağır bir sözcük olduğunun farkında değildik ama yine de bu o gösterilere gitmek zorunda kalmaktan, o uygun adım marşlardan, öğretmenlerimizin bağırıp çağırmalarından ne kadar hoşlandığımıza tercüman oluyordu. Eğer Atamızın bize verdiği bayramı "Çocuk" olarak kutlayabilseydik sanırım o günün anlam ve önemini daha iyi kavrardık. En azından ben kendi adıma, kavrardım.

Eh, hal böyleyken, biz de bayramlar seyranlar böyle kutlanırken, "elin gâvurunun bayramı"nın bu kadar çekici gelmesi oldukça doğal.


Hmm… Umarım dişleri hâlâ sağlamdır.

5 Kasım 2010 Cuma

Viyana'da Steampunk!

Steam-punk is not dead!

Viyana'da steampunkçı abi ve ablanın, para kazanmak için yaptıkları mini şovları =) Önlerindeki bardağa para atınca video ve fotoğraf çekmeniz için canlanıyorlar. Viyana'da Stefansdome'u içine alan büyük aks sırasında onlarca sokak sanatçısı görebilirsiniz. Alet çalan, şarkı söyleyen, hokkabazlık yapan, hareket eden heykel gösterileri yapan, çılgın kostümler giymiş kişiler...

Ciciydi.

Blog Paraları! Yippu!

Rose kıkırdamış;

Dayanamayıp bunun fotoğrafını çektim.
Bizim, blogumuzun ve çok sevgili K.O.G. 'umuzun gazoz kapağı paraları!
:3

( Dayanamayıp "ÖRNEKTİR" yazasım geldi üstlerine. Ama bilemedim, link yazdım ben de. )

Ve Bugün Kapı Çalmış! Yarınki Advençır Gelmiş!

Rose çığlık çığlığa yeni kapadığı sokak kapısının ordan koşarak odasına gelmiş;

Az önce kargo geldi! Del bana içinde kendi hazırladığı milyor mini sürprizin bulunduğu Abney PArk çantamı yollamış! Yarın güneş varken o milyor sürprizi tek tek çekip buraya koccaman bir post hazırlayacağım! Gördüğünüzde bayılıp kıskanacaksınız ve "Hani bize!" diyeceksiniz! Hatta belki yeterince isterseniz, bir gün siz de sahip olabilirsiniz!

Bu aralar eli boş olan ben, burayı olabildiğince aktif tutmaya çalışıyorum, şu 3-4 gün içerisinde yazı, WTF fotosu ve daha fazla K.O.G. bekleyebilirsiniz!


(Bunu siz sırf görün kıskanın, merak edin diye çektim. Webcamle. Kalitesi kötü o yüzden. Hohohoho! -Rose )